27 Ekim 2015 Boğa Burcunda Dolunay

27 Ekim 2015 TS ile 15:06 civarı Boğa burcunun 3 derecesinde bir Dolunay gerçekleşti.  An’ın haritasında Kova burcu 26 derece yükseliyor. Dolunay 2.evde, yöneticisi Venüs 7.evdeki Başak burcunda, Mars ve Jüpiter’le kavuşuyor. Bu kavuşum 11.evdeki Pluton’dan üçgen açıyla destek almış.

Alma-verme dengesini hatırlatacak dersler barındırıyor Dolunay. Güvenlik temamızı biraz sorgulatacak, çoktan beridir sorguladığımız ancak bir karara varamadığımız konuları da netleştirmemize vesile olacaktır. Ay Boğa burcunda ve 2.evde yükselir yani doğasının olumlu özelliklerini daha çok yansıtmaya meyillidir. Duygularımızı kabullenmekle birlikte kendimizi güvende hissetmemize neden olan somut sonuçlara odaklıdır. Neyiz, nereden geldik, ne biriktirdik. Bunları sorgulamamızda fayda var.

İşimiz misal: İşimize enerjimizi ne kadar veriyoruz ilk iş bunu sorgulamak. Tecrübe, bilgi birikimi dahilinde enerjimizi verdiğimiz işimizden ne kadar ücret alıyoruz? Çalışır çabalar didiniriz, bütün enerjimizi işimize veririz. Öyle ki, kendimize verdiğimiz gazla bir birimle çalışmamız gereken yerde ibre 2-3’e vurmuştur artık, bildiniz mi? Hadi canım, bir çoğunuz hah! Bu tam beni anlatıyor! Yazıyı sonuna kadar okuyayım bari diyerek sırıtıyordur hatta şuan :) Sen kan ter içinde kendini paralarken, bir bakarsın yan masada biri -sana göre tembel ya da rahat biri bu- senin gösterdiğin çabanın yarısını göstermemesine rağmen seninle eşit muamele görür OT-OR-İT-EDEN. İtiraf edin mutlaka yaşayanlarınız vardır durumu. Senin kriterlerine göre tembel olan bu kişi gözünde azılı bir düşman haline gelmiştir artık. Salınarak ya da elini kolunu sallayarak odaya girerken o, sen masanın başında tırnaklarını kemirmekle meşgulsündür.

Böyle bir durumla karşılaştığımızda yapılacak ilk iş karşımızdaki tembel kişiyi bir numaralı düşman ilan etmektir. Oysa bu sadece gördüğümüzdür! Peki kaçımız görmediğimizi de görmeye çalışıyor?

Firmaları düşünün. Mülakatlarda, İnsan Kaymakları( insan kaynakları akışını bilmeyen ve insan kaynakları departmanından olmayan) kişisinin, firmanın personele kattıkları, eğitim, ücret, sektörel katkı, SGK gibi avantajları ballandıra ballandıra anlatmaktır ilk işi. Klasik reklam pazarlama taktiğidir bu :)  Bir işin avantajlarını anlatırsan, karşında kişiye fırsat bırakmazsın, çünkü sunduklarının büyüsüne ve kendisine katacağı avantajlara odaklanır kişi. Ardından isteklerini sunarsın. Benim sana katacaklarım bunlardır ama senden şu kadar ciro, efem bu kadar performans isterim. Vaadler çok parlaksa, neden olmasın yapabilirim dersin ve kabul edersin. Yıllar önce çalıştığım bir firmaya başvuran ve bu kuralı delen bir kişi olduğunu hatırlarım.

” Tamam benden talepleriniz bunlardır ama siz bana ne vereceksiniz?” Sihirli kelime buydu ve sihirli kelimeyi kullanan bir kişi çıkmıştı.

İster inanın, ister inanmayın ama bir çok personelin burun kıvırdığı bu kişi sorguladı ve siz bana ne vereceksiniz dedi :) Ve taahhütleri söke söke aldı :)

Masa başında tırnak kemirengiller bu ayrıntıyı bilmiyordu işte :)))

Vaadlere kolayca tav olan ve vaadler uğruna tüm sınırları kaldırabilen bir milletiz biz. O yüzden seçim öncesi hep aynı senaryo oynar. Oyuncular değişir, vadedilenler değişir ama vaat etmek hiç değişmez. Seçim öncesi vaad edilenin, seçim sonrası verildiğini göreniniz var mı?

Sonra vaadlerin rafa kalktığını gördüğümüzde yapacağımız ilk işte bardağa dolu tarafından bakarak kendimize gerekçe yaratmaya başlamaktır. En azından açıkta değiliz yahu. En azından ekmeğin fiyatı artmadı. Neyse buna da şükür. Derken bir gün TV’de haber kuşağında, tatil için Türkiye’ye gelen X ülkenin X isimli vatandaşının rahatsızlanması sonucu, X isimli ülkenin uçağını topraklarımıza gönderip, X isimli vatandaşını ülkesine geri götürdüğü haberini duyduğumuzda ”Yahu ne ülkeler var bak vatandaşına nasıl sahip çıkıyor” deriz.

Ya ilişkilerimiz? ilişkilerimize sunduklarımız, kendimizden kattıklarımız ve ilişkilerimizden aldıklarımız. Gelin bir teraziye koyalım bunları. Bir kefede kattıklarımız, diğer kefede  aldıklarımız. Kattıklarımız kefesinde ağırlık varsa, bir bir ayıklayalım. Vefa mı? Empati mi? Emek mi? İşgüzarlık mı? Hassasiyet mi? Para mı? Anlayış mı? Fazlalık ne ilk iş bunu tespit edelim. Ettik mi? Sadece tespit edince iş bitmiyor. İllaki kefeyi biraz boşaltmak lazım :) Aldıklarımız kefesinde bir ağırlık var ise, gelin bu ayıkladıklarımızı kendi kefemize bir bir koyalım ne dersiniz? Bunu yapınca ne suçlu kalacak ne de suçlayan. Herkes doğasının gereğini yerine getirmiş olacak.

Kainatın bir dengesi var. Almanın vermenin de ona keza. Biri gelip hayatınızı hallaç pamuğuna çevirmeye meyilli isteklerle geldiğinde bi zahmet ”tamam bunlar taleplerin de sen bana ne vereceksin” diye soralım. Bunun için gerekli olan öz-disiplini öz-saygıyı oluşturmaya gayret gösterelim.

Üzerimize vazife olmayan şeyleri çözmek için debelenmeyelim.

Üzerine vazife olan şeyleri çözmek için eylem gücü bulmayana iltimas geçmeyelim. Unutmayalım ki evren torpil geçmez.

Jüpiter Başak burcu döngüsündeyiz. Çabalarsak kazanırız. Çabalamayana, emek vermeyene yardım etmek bu döngüde evrenin dengesini bozar. Ve kimse de kısa yoldan köşeyi dönemez, en azından bu süreçte :)

Bknz: https://www.evreninkizi.com/jupiter-basak-burcundabana-balik-verme-balik-tutmayi-ogret/

Öperim hepinizi, sevgilerimle…

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

5 − 3 =