14 Şubat Özel Yorumu-İlişkiler ve Venüs/Neptün

14 Şubat… Ah o 14 Şubat’lar…  Sevgililer günü, Aziz Valentine günü, Juno ayı diye adlandırılır. Nereden çıkmıştır bu sevgiler günü?

İmparator 2. Claudius’un, Roma’yı kendi katı kuralları ile zalimce yönettiği rivayet edilir. En büyük sıkıntısı, ordusunda savaşacak asker bulamamaktır. Bu durumun tek nedeni ise aşktır. Romalı erkeklerin aşklarını, eşlerini bırakmak istememesi nedeniyle Claudius’un, Roma’da tüm nişân ve evlilikleri yasaklaması ile başlıyor hikaye.

Aziz Valentine ise o dönem Roma’da yaşayan bir papazdır. Diğer papaz arkadaşı Aziz Marius ile birlikte, Claudius’un yasağına karşın, çiftleri gizlice evlendirmeyi sürdürmüştür. İmparator bu durumu öğrenir ve Aziz Valentine tutuklatır.

Aziz Valentine’nin Cezası, sopa ile dövülerek öldürülmek olmuştur. MS 270’in 14 Şubat günü, Hristiyan şehitliğine gömüldüğü söylenir. Bu olaydan 226 yıl sonra, 496’da Papa Gelasius, Aziz Valentine’i onurlandırmak için 14 Şubat’ı Aziz Valentine Günü olarak belirlemiştir.

Zaman içinde 14 Şubat sevgililerin, aşıkların birbirlerine aşk mesajları yolladığı, hediyeler aldığı bir gün haline geldi. Aziz Valentine de bütün sevenlerin koruyucu azizi haline gelip böyle de anılmaya başlandı.

Sevgililer Günü, 1800’lü yıllardan sonra Amerika ’da Esther Howland’ın ilk Sevgililer Günü kartını yollamasından bu yana günümüzde daha çok sayıda insanın kutladığı toplumsal bir olay haline geldi. Tabii ki kapitalizm’in burada da devre girmesiyle birlikte kırmızı kalpler ile kırmızı güller 14 Şubat’la özdeşleştirildi.

.. ve Venüs, dişi enerji, genç kadın, koşulsuz sevgi arketipi. Venüs sevgi dilimizi, sevgiyi yansıtma biçimimizi temsil eden gezegendir. Venüs deyince ilk akla gelen diğer gösterge de Neptün’dür. Bireysel haritalarımızda Venüs’ü destekleyen bir Neptün var ise ‘’Allah herkese versin’’ açısıdır. Neptün destekli Venüs, sevginin o ilahi formunu yaşatan ve iyileştiren, olgunlaştıran, yaraları saran tedavi eden güçtür.

Gelgelelim kolay mı? Neden herkes bu kadar mutsuz? Neden hayal kırıklığı yaşamak bu kadar kolay? Ya da hayal kırıklıkları neden var?

Aslında bizim insan olarak zorumuz ne karşımızdaki insan ne de kendimizle. Aslında zorumuz kafamızdaki ideal tanımıyla ilgili. İdeal kadın, ideal erkek, ideal ilişki vs vs bunlar böyle uzar gider. İdealler Neptün’den gelir arkadaşlar. Destekleyici yerleşimlerde sorun yok, hatta destekleyici enerji akışı var. Ancak gerilimli konfigürasyon ne kadar fazlaysa dünya düzleminde ilişkilerdeki hayal kırıklığı  yaşama olasılığı o denli artacaktır. Nedir azizim bu kadar hayal kırıklığı yaratan diye sorarsanız vereceğim cevap: idealleriniz olur. İdealleri tutmak, o ideali aramak ya da o ideali yaratmaya çalışmak.

Birine sevdalanmak değil kafamızdaki imgeye sevdalanmaktandır sorun. İlişki kurduğumuz kişiyi kafamızdaki imgeye uydurmaya çalışma ya da ilişkiyi o imgeye uyarlayacak şekilde yönlendirme tuzağından çıkamamaktır. İşte o yüzden hayal kırıklığı kaçınılmaz son olarak karşımıza çıkar. Böyle durumlarda karşımızdaki kişinin bedenini kafamızdaki ideali yaşamak için resmen kullanmış/kullanılmış oluyoruz.

Aşk denen şey gerçek sevgi denen şey böyle bir şey değil belki de. Aşka aşık olmakla, birine aşık olmak arasında ince bir ayrım vardır. Kadın dediğin şöyle olmalı, erkek dediğin böyle olmalı türünden yazıları mutlaka görmüşsünüzdür. Tamam kadın öyle olmalı da! kime göre? Her insanın ihtiyaç duyduğu şeyler farklıyken, tornadan çıkmış gibi kadın böyle olmalı ya da erkek böyle olmalı diyebilir miyiz? Bence diyemeyiz.

En büyük hata şurada: kiminle ilişki kuracağınızı anlamaya çalışmadan paldır küldür kalbi açmak ya da gönül vermek. Sonra da kafandaki ideali karşındaki kadın yada erkekte yaşamaya çalışmak. Evet gerçekten böyle.  Ne demiş eskiler: gönül han değil dergahtır, öyle paldır küldür girilip çıkılmaz!

Şehir fethetmek gibidir insan için gönül fethetmek. E tamam bu normal diyebilirsiniz.. Normal olmayan fethedeceğiniz coğrafyayı tanımadan onu fethetmeye çalışmaktır. Hiç gitmediğiniz bir şehre gitmeden önce istediğiniz kadar bilgi toplayın, istediğiniz kadar güzergahları ezberleyin, o topraklara ayak bastığınız zaman afallar, ezberleri birbirine karıştırırsınız. Çünkü o şehre ait baktığınız o cadde sokak panoramaları ya da fotoğrafları gerçeği tam olarak yansıtmaz çünkü fotoğraflarda enerji yoktur , çünkü o fotoğraflar asla bütünü yansıtmaz.

O yüzden bir şehri fethetmeden evvel o şehri tanımak gerekir. Cadde ve sokaklarını bilmek, havasını koklamak, dokusunu hissetmek, toprağının kalibresini fark etmek, kültürel yapısını anlamaya çalışmak, kaynaklarını keşfetmek gerekli. Tüm bunlar oluştuktan sonra gerçekten o toprakların size uygun olup olmadığını objektif bir şekilde anlayabilirsiniz. Tüm bu bilgileri deneyimlemeden, misal toprağını bilmeden gidersek, elimizdeki fidanla kalakalırız.

-Konya ovasında fındık ağacı; ereğlide zeytin ağacı yetişmez arkadaşlar. Kafalarımızdaki ideal tanımı da işte tam olarak o elimizdeki fidanlardır.

Gerilimli bir Neptün’ünüz varsa anlayın ki zorunuz karşınızdaki insan/larla değil; zorunuz, kafanızdaki eş sevgi imgesiyle,kafanızdaki ideal ilişki imgesiyle bir başkasıyla değil. İyileşmek istiyorsanız da evvela yapmanız gereken kafanızın içindeki ya da hayallerinizdeki ideal erkek/kadın/ilişki tanımlarından özgürleşmek. Evet ilk adım bu.

Bu aşamada ikinci kısımda ayırt etme sorunu ile karşılaşacaksınız. Bunun için de paldır küldür ilişki içerisine girmeden evvela kendi oto kontrolünüzü sağlayıp karşınızdaki kişiyi keşfetmeye tanımaya çalışmak olmalıdır. Belki gerçek ihtiyaçlarınıza pek de öyle uygun olmadığını fark ederek o şehri fethetmekten vazgeçeceksiniz olamaz mı?

İlişkilerdeki dayatma sorunu işte tam da buradan çıkıyor arkadaşlar. Bu adımları geçmeden kafalarımızdaki tanımları karşımızdaki kişiye uydurmaya çalışmak ya da dayatmaktan…

Bir danışanım da şöyle bir durumla karşılaşmıştık:

Finansal yeterliliği ilk sıraya koyan danışanımın ilişki öncesi sinastri çalışmasında odaklandığı ilk şey elbetteki potansiyel eş adayının finansal yeterliliğiydi. İstediği bilmem kaç yıldızlı otelde istediği düğünü yapabilecek olup olmaması ya da şanına yakışır bir evde oturup oturamayacağıydı. Göstergeleri incelediğimizde gerekli finansal koşulların sağlanacağı ancak işin duygusal ve zihinsel doyum ve karşılıklı uyum yaratma konusunda gerekli desteği alamayacağını söylediğimde:

”olsun” dedi. Sonradan bunun kendisi için problem teşkil edebileceğini ima etmeme rağmen, net bir duruşla:

‘’hayır, sanmıyorum- benim için finansal yeterlilik ilk sırada ve diğerleri çok önemli değil’’ dedi.

O çift evlendi hakikaten beş yıldızlı bir otelde düğün de yapıldı, lüks bir villada da oturdu. Allah bağışlasın çok güzel bir erkek çocukları dünyaya geldi. Doğum sonrası danışanım tekrar geldi ve bu sefer çok değişik bir enerjideydi. Arkadaşlarının eşlerine imrendiğini, onların her şeyi ortaklaşa yaptıklarını ancak eşinin ortaklaşa hayata pek katılmadığını katılımı sadece ihtiyaçlarını finanse ederek sağladığından yakınıyordu.  ”Ne lazımsa git al deyip para vermesi gücüme gidiyor, çocuğumuz aldığım şeyin yüzüne bile bakmıyor. Ben bununla da ilgilenmesini istiyorum artık” diyordu. Ve ağzından çıkan cümle tam olarak şuydu ‘’Keşke bu kadar bonkör bir şekilde para vereceğine, biraz da zamanını ilgisini, duygularını verebilseydi’’ Bu arada imrendiği kişilerin finansal ortalamaları da eşinin ortalamasının çok çok altında ve bizim daha normal diyebileceğimiz sınır aralığında kalıyordu.

Aslında onun için ideal eş= ait olduğu kültürel yapının gerekliliklerini karşılayabilmek için finansal anlamda güçlü olmasıydı. Bazen isteklerimizle de sınanırız. Sistem bunu karşısına çıkarttığında bunun yeterli olmadığını ya da belki de önem verdiği şeyin aslında o kadar da tatmin getirmediğini acı bir şekilde tecrübe ederek öğrenmiş oldu. Çünkü gerçek ihtiyacı o değildi. O kendisinden beklenildiğini düşündüğü şekilde bir tercih yaptı.

Diğer bir örnek:

Orta yaşın biraz üstü bir bay danışanım, sosyal çevresi tarafından birbirlerine çok yakıştırıldığı ve birbirlerine iyi gelecekleri iddia edilen, merhabalaştığı ancak soğuk ve sade görünüşünden dolayı tercih etmediği bir bayan için gelmişti. Bu bey, kendi ideallerine daha uygun bir görünüme sahip olan başka bir bayanla yaptığı evliliği sonrası, tercih etmediği bayanı daha yakından tanıyacağı ortamlarda bulunmuş ve aslında o kadının kendisini mutlu edecek bir kadın olduğunun farkına varmış. Aşık olmuş kısacası. Kullandığı kelime tam olarak şuydu:

-‘’hayatın bana attığı en büyük kazık budur’’

-Sana kazık atan hayat mı yoksa görünüşe göre değerlendiren tarafın mı? Sen kendi kendine kazık atmış olabilir misin? ideallerin ve önyargın kazık atmış olabilir mi sana? diye sordum.

”Gösterişli kadınlar daha çok ilgimi çekiyordu. Eşim de gösterişli bir kadın olduğundan onu tercih ettim. Ama içinde bir odun varmış evlendikten sonra farkına vardım” dedi.

Sonra ne oldu? Adam eşinden ayrıldı ve diğer kadınla birlikte olmak istedi fakat kadın tüm bu olan bitenlerden en bazından beri habersiz olduğundan bir şekilde çoktan başka birine açmıştı gönlünü. Adam yıllarca çabaladı ama kadın gönlünü açtığı kişiyle evlendi.

Ön yargı, idealler ve hayal kırıklığı….

İşte o yüzden tüm şartlanmalardan, tüm ideallerden, ön yargılardan bağımsız değerlendirme yapmak gerekli. Ağırlık olarak ilişkiler Astrolojisi konusu çok önem verdiğim bir alan olduğundan ve milyonlarca harita elinden geçmiş bir Astrolog olarak şunu söyleyebilirim:

Arkadaşlık sonrası kurulan ilişkiler ve yapılan evlilikler daha doyumlu ve daha sağlam ilerliyor. Bir insanı tanımak, özellikle arkadaşlık ilişkisi içerisinde tanımaya çalışmak daha sağlam sonuçlara varmamızı sağlıyor. Çünkü etkileme kaygısı, roller, fethetme işin içine girmiyor, doğanı yansıtıyorsun, arkadaşça yansıtıyorsun kendini.

İşte o yüzden önce arkadaş olun ya da en azından arkadaşça tanımaya çalışın karşınızdaki insanı. O duygu oluşacaksa zaten oluşur, bir araya gelecekseniz zaten gelirsiniz. Sağlıklı bir ilişki geliştirmek istiyorsak karşımızdaki insanı önce tanımak, sonrasında duyguların salınımına izin vermek gerekli.

Sahte ihtiyaçlarınızla, gerçek ihtiyaçlarınızı ayırmaya çalışın arkadaşlar. Kafanızdaki idealler var ya işte sizi ayartan şey odur, ön yargılarınızdır…

Geldik sevgililer gününe:

Ne pahalı hediyeler, ne lüks restoranlarda yenen yemekler, ne de şaşalı sürprizler ya da organizasyonlardır sevginin göstergesi. Sevginin esas göstergesi ilişkiye verilen değerdir, emektir. Emek herşeyi lezzetlendiren bileşendir arkadaşlar. Lakin, para verip hediye almak, emek vermekten daha kolay gelir insanoğluna. Bu nedenle sunileştik ve sığlaştık sanırım. Bu nedenle gösterişe meyleder olduk.

Eski tarihlerde, çalıştığım kurumda sevgililer günü mesai gününe denk geldiğinde herkes kime ne hediye gelmiş ya da gelmiş mi gelmemiş mi yan bakışlarıyla bunu bir güzel süzerdi. Sıkıysa sevgilisi olan birine en azından bir çiçek gelmesin. Hemen başına toplanılır ve ilişkisini sorgulaması salık verilirdi. ”Sana değer vermiyor” nidaları havada uçuşurdu. Çünkü değer veriyorsa en azından bir çiçek göndermeliydi.

Klasik olacak belki ama her gününü 14 Şubat inceliği veya coşkusuyla yaşayan bir insanın 14 Şubat’a verdiği anlamla, sevgiyi pahalı hediyelere endeksleyen bir kişinin 14 Şubat’ı aynı mı olur varın siz düşünün.

Birini sevmek önce kendini sevmekle başlar arkadaşlar. Sağlıklı bir kendini sevme hali oturmuş bir insan da dışarıdan sevgi bekleme arayışına girmez. Sağlıklı bir kendini sevme hali içerisinde akar durur zaten. Her şey berraktır, her şey olması gerektiği gibidir, her şey içinden gelen hazla çağlar durur. Alınmış pahalı bir hediye yapılmış gösterişli bir organizasyon bu hazzı yaşatmaz kimse kusura bakmasın :)) Egonuzu okşar anca, havanız yürür..  ;)

Yani bir sevgiliniz olabilir ama size sevgisini ifade etmek için ciddi masraf etmeyebilir. Bu 14 Şubat’a önem vermeme hadisesi, kendinizin sevilip sevilmemesi hususunda bir ölçüt olmasın. 14 Şubat’ta alamadığınız hediyeye dayanarak ilişkiniz için bir hüküm vermeyin. Bunun yerine ilişkinizin geneline odaklanın ve genel pürüzleri aksaklıkları görmeye çalışın. Varsa yapabilecek bir şey bunun için kolları sıvayın mesela. Lakin tekrar söylüyorum sevgiyi pahalı hediyelerde, lüks restoranlarda yenen yemeklerde ve şaşalı sürprizlerde aramayın. Bu 14 Şubat’ta bu daha çok açığa çıkacak.

Sevgilinize her ne verecekseniz özden verin,en azından emek verin ki en kıymetlisi budur, çünkü sevginin temeli budur. En azından yaşadığınız gün ya da anın hazzına odaklanın, nasıl göründüğüne değil. Bu bir hediyeleşme günü değil, sevgiyi ifade etme günüdür unutmayalım. Ve herkesin sevgisini ifade etme ve yansıtma biçimi farklıdır. Dünyalar sizin olsun, kendinizi sevmiyorsanız neye yarar, dünya kadar malınız olsun bir başkasına gönül veremiyorsanız neye yarar. Belki de sevgide yiğitlik budur. Hepinizin bu özel gününü şimdiden kutluyorum.

Esen kalın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

seven + eleven =